Pazartesi

Bir Dilek

Bir Dilek

Sözün ve kalemin, en önemlisi insanlığın bittiği noktadayız. Bir mum yakalım ve geleceğimize ışık olmasını dileyelim. Katılaşmış kalplere aşk, adaletsiz ruhlara adalet, para gören gözlere merhamet, sert yumruklar yerine sevecen kucaklaşmalar dileyelim.

2861
Haberi ilk aldığımda bir acı oturdu yüreğime, ruhum sıkıştı… Gözlerimi kapadım, yerin metrelerce altında gördüm kendimi. Patlamayı, göçük altında kalmayı, karanlıkta ölümü beklerken dışarıda kalan eşi,çocuğu ve akrabayı yalnız bırakmanın hüznünü hayal ettim. Nasıl bir şeydi karanlığa terk edilmek ve orada çocuklarını geride bırakmak zorunda kalarak ölüme yürümek.. Yüreğim acıdı, gözlerim doldu. Bu kadar ucuz muydu insan hayatı? Değer miydi 3-5 kuruş için bunca acı?
Bu da yetmezmiş gibi, bir ölüm daha Cem Evi’nde cenaze başında bir cenaze daha. Hiç önemli değil mi insanların inancı, bu kadar mı saygı kaybedildi başka inançlara, kutsallığa? Ve sonra başka bir ölüm daha ve başka bir tane ve başka….
Bilgisayar başına oturdum, bir şeyler yazmaya çalıştım belki paylaşabilirim içimden geçenleri dedim, olmadı… Acımı anlatmak, yüreğim acıyor demek istedim diyemedim. İnsan hayatı bu kadar ucuz olmamalı, çocukların ölmesi yetmiyor sıra onlarda mı diye ağıt yakmak istedim yapamadım, elim varmadı. Eleştirmek istedim sorumluları, belki hakaret ederdim de rahatlardım ama içimden gelmedi, yorulmuşuz haksızlıktan, adaletsizlikten… Yazamadım, hiçbir şey içimden gelmedi. Sessizce karanlıkta oturdum, sessizce bekledim.
Ve sonra sadece dua ettim ve bir mum yaktım. “Dilerim ki” dedim, “bu mum ışık olur onlara, ışık olur arkada kalanlara, ışık olur ülkemin geleceğine, ışık olur gün be gün sefaletle sınanan ve ölen çocuklarımıza…” Sessizce mumun alevine baktım, kalbimin alevine baktım, geride olanların acılarını paylaştım. Bir his bekledim,  bir umut, bir ışık istedim.
İnsan hayatı bu kadar ucuz işte, çocukluğunu yaşamak bu kadar zor. Farklı bir inanca sahip olmak mı, olanaksız… Adaleti bulmak mümkün değil, hakkı ve hakikati söylemek çok zor, şefkat ve merhamet imkansız geliyor artık. Nerede yaşıyoruz biz? Cennet vatanımızı en acı dolu cehenneme kim çevirdi? Kim bu bereketli toprağı nice işçiye mezar kıldı, kim binlerce yıldır çocuklara analık yapan bu ANAdolu’yu kirletti, kim tüm inançları kucaklayan bu şefkat dolu vatanı zalimlikle kana buladı? Ne oldu ülkemize, ne oldu bizlere…
Sözün ve kalemin, en önemlisi insanlığın bittiği noktadayız. Bir mum yakalım ve geleceğimize ışık olmasını dileyelim. Katılaşmış kalplere aşk, adaletsiz ruhlara adalet, para gören gözlere merhamet, sert yumruklar yerine sevecen kucaklaşmalar dileyelim. Belki yakacağımız ışık, bir umut olur geleceğimize. Bir dilek dileyelim bakarak kayan yıldıza, yüzlercesine mezar olmuş toprağa, umut veren ışığa. Belki tutar…

Daha İyi Bir Dünya İçin Hayvanlık Edin

Toplumumuzda en çok kullanılan argo ve aşağılama sözcüklerinden biri de ‘hayvanlık etme’ ‘hayvan adam’ gibi aşağılamaları içeren ‘hayvan’ kelimesidir. Aslında ‘hayvanlık’ edebilseydik daha güvenilir, daha yeşil ve daha huzur dolu bir Dünya’da yaşayabilirdik.
white-tiger-animal-nature-hug-and-89782
Yaşam nedir ?
Geceleyin bir ateş böceğinin saçtığı ışıktır.
Kışın bufalonun soluğudur.
Otların arasında koşan ve günbatımında kaybolan gölgeciktir.
-Kızılderili Reisi Karaayak-
Nilgün Arıt’ın, Maya şamanizmi seminerinde üzerinde durduğu önemli noktalardan biri de hayvan sözcüğünün kötü anlam içermesiydi. ‘Hayvan’ kelimesi Türkçede argo kelimelerden biri olarak kullanılagelmiştir. TDK’da dahi şu şekilde açıklamasını görebilirsiniz; ’2. Akılsız, duygusuz, kaba, hoyrat (kimse) 3. Kızılan bir kimseye söylenen söz’ Aslında bu söylemin tersine hayvanlar, aşağılanmayı değil, onurlandırmayı hak eden bilge varlıklardır.
Hayvanlara karşı bu kadar aşağılamanın ve yapılan eziyetin nasıl ve neden başladığı üzerine düşünmemiz ve hepimizin onlarla ilgili olarak kendimizi sorgulamamız şarttır. Hayvanlar sadece evde besleyeceğimiz ya da etinden sütünden yararlanabileceğimiz değersiz canlılar mıdır yoksa bu Dünya’yı paylaştığımız yol arkadaşlarımız mıdır?
Ekolojik dengenin  yürütücüleri
Hayvanlar, bizim aksimize, doğanın bilgeliğinden uzaklaşmamışlardır ve ekolojik dengenin temelini oluşturmaktadırlar. Doğal beslenme ve tüketme döngüleri, bizde olduğu gibi ‘daha fazlasını’ tüketmeye dayalı değil, dengeyi sağlayacak şekildedir. Bunun en önemli örneklerinden biri de Yellowstone parkında görülmüştür.
Geyiklerin azalması sebebiyle Yellowstone’dan uzak tutulan kurtlar, geyiklerin çok fazla çoğalması ve bitki örtüsünü tüketmeleri ve ekolojik dengeye zarar vermeleri sebebiyle geri bırakılmışlardır. Geri bırakılan kurtlar geyikleri yiyerek, bitki örtüsünün aşırı zarar görmesini engellemiş ve ekolojik döngünün dengeleyicisi olmuşlardır. Sadece bunla kalmamış, geyikler kurtların kolayca tuzağa düşürebileceği vadi ve nehir kıyılarından uzaklaşmış, bu yüzden oradaki ölü bitki örtüsü yeniden canlanmış ve bazı alanlarda ağaçların boyları altı yılda dörde katlanmıştır. Artan ağaçlar toprağı güçlendirmiş ve erozyonu engelleyerek nehirlerin daha sağlam bir şekilde akmalarını sağlamışlardır. Ağaçların boyları artınca göçmen kuşlar gelmeye başlamış ve kuş popülasyonu artarak dengeye gelmiştir. Ağaç yemeyi seven kunduzların ve meyvelerle beslenen ayıların sayısı artmıştır. Kunduzlar nehirde bentler inşa etmişler ve bu sayede su samurları, misk sıçanları, ördekler, balıklar ve sürüngenler için yaşam alanı yaratmışlardır. Öte yandan kurtlar çakalları öldürdüğü için tavşan ve fare sayısında artış olmuştur. Bu da gelincik, tilki ve porsuk gibi hayvanların daha rahat beslenmesi ve popülasyonlarının artmasıyla sonuçlanmıştır. Kurtların bıraktığı leşleri tüketmek için kartal ve kargalar alanda çoğalmıştır. Kısaca kurtların yeniden salınmasıyla Yellowstone Ulusal parkının sadece ekosisteminde ki popülasyon dengelenmemiş aynı zamanda coğrafik yapısı değişmiş ve verimli bir alan haline gelmiştir. Bu örnek bize, tek bir hayvan cinsinin bile ne kadar kritik bir rolde olduğunu kanıtlar niteliktedir. İşte hayvanlar bu muazzam dengenin yürütücüleridir.
Yellowstone-wolf-17120
Hayvanların kadim bilgeliği
Dikkatli gözlemlediğimizde hayvanlar muhteşem bir evrimsel güzellik yansıtırlar. Ayrıca her hayvanın ruhsal bir mesajı da vardır bizlere. Her hayvan, şamanik öğretide evrensel bilgeliğin bir yüzünü temsil eder. Bu yüzden en kadim zamanlardan beri insanlar hayvanları izleyerek doğada yaşamayı ve doğanın bilgeliğini öğrenmeyi amaç edinmiştir. Örneğin tavşan bereket, bolluk ve üretkenliği, sincap toplamayı, saklamayı ve dağıtmayı, yunus kozmik dengeyi, aslan cesareti, kurt çevreyle uyumlu olmayı ve diğer hayvanlarda farklı özellikleri ve bilgelikleri anlatır bize. İşte bu sebeplerden dolayı insanların hayvanlardan öğrenecek çok fazla şeyi vardır. Hatta bütün kadim şamanik öğretilerde ‘güç hayvanı’ veya ‘erk hayvanı’ ismi verilen kişiye yardım eden ruhsal hayvanlar mevcuttur. Ruhun doğada ki yansımasını temsil eden bu ruhsal hayvanlar olmaksızın bizler kendimizi güçsüz, yalnız ve neşesiz hissederiz.
dust-20100614073622130-3236226
Bu kadim bilgelikler hayvan odaklı ezoterik sembolizmi doğurmuştur. Eski tanrı formlarının yarı hayvan yarı insan olması tesadüf değildir. Örneğin Antik Mısır’ın bilge tanrısı Thoth yarı ibis kuşu yarı insan, Sekhmet yarı aslan yarı kadın, İsis akbaba kanatlarına sahip bir kadın, Antik Yunan’ın çoban ve doğa tanrısı Pan keçi ayaklı (eski mitlerde keçi başlı) olarak resmedilmiştir. Daha nice uygarlığın tanrıları ve tanrıçaları yarı hayvan yarı insan resmedildiği gibi kutsal hayvanlarıyla birlikte anılmıştır. Bu hayvan bilgeliğine sahip insan formunda yüksek ruhların sembolizmidir. Bunlar dışında hayvanlar burçlar olarak yerini almış ve yine astroloji onların bilgeliğinden yıldızlarda ki görüntüleri vasıtasıyla yararlanmıştır.
Eski zamanlarda bu yüzden bilgelikler her daim hayvanlar üzerinden anlatılan hikayelerle aktarılmıştır. Benzer şekilde tasavvufta hayvanların bilgelik dolu özelliklerine dair çok fazla öykü ve örnek görürüz. Simurg ve kuşlar meclisi öyküsü veya Mesnevi’de yer alan nice öykü buna örnektir. Mevlana, Mesnevisinde sık sık hayvanların bilgeliği üzerinden insanlara öğütlerde bulunmaktadır. Hatta Süleyman Peygamberin dahi karıncadan aldığı bilgelik çokça anlatılır. Karınca Süleyman peygambere ’1 yılda 1 buğday yerim’ demesi üzerine merak eden Süleyman peygamber karıncayı bir yere kapatır ve sadece bir buğday koyar. Ama bir yılın sonunda karıncanın sadece yarım buğday yediğini görünce şaşırır ve sorar. Bunun üzerine karınca rızkın Allah’tan değil insandan gelmesinden dolayı güvenemediğini söyleyerek, Allah’ın bereketine olan inanç üzerine bir öğüt vermiş olur. İbrahimi öğretilerde bir diğer örnek ise Yunus peygamberin bir yunusun karnında karaya ulaşmasıdır.
MG_6564
Nilgün Arıt’ın kitaplarında bahsedilen ilginç bir nokta ise, şamanik erk hayvanı ve hayvan bilgeliğinden ve hayvan imgeli tanrılardan arta kalan günümüzde ki yansımaların çizgi filmler olmasıdır. ‘Yarasa adam, batman’, ‘örümcek adam, spiderman’ vs. gibi hayvan güçlerine sahip çizgi film karakterleri o zamanlardan kalan arketip içeren kurgulardır. Çizgi filmler, eski kadim hayvansal hikayeler gibi hayvanlar üzerinden yapılmakta ve hayvanların bilgeliğiyle çocuklar temel erdemleri öğrenmektedir.
Bir hayvanı uzun süre gözlemlediğinizde size muazzam bilgelikler sunar. Örneğin ağaçların reçinelerinden yaralarını iyileştirmeleri, hasta olduklarında doğru otu yemeleri, yemeklerini elde etmek için ürettikleri stratejiler, uçmak için kullandıkları fiziksel yasalar, saklanmak için uyguladıkları gizli yöntemler ve en önemlisi ruhsal boyutta yansıttıkları gizli yetenekler… En basitinde evde kendi kedinizi, köpeğinizi veya kuşunuzu izlediğinizde bile hayrete düşmekteyiz. Bu yüzden bir çok ritüelde ve gelenekte hatta bilimsel gelişmelerde hayvanları gözlemleme ve hayvanları taklit etme söz konusudur.
Hayvan eziyetleri
Bütün hayvanları köleleştirdik; onlara o kadar kötü davrandık ki hiç şüphesiz eğer ki hayvanların dini olsaydı, Şeytan’ı insan şeklinde hayal ederlerdi. – William Ralph İnge
Bütün bu kadim öğretiyi, hayvanların ekolojik önemini ve ruhsal bilgeliğini maalesef unuttuk. Onları aşağıladık, etleri sütlerini ‘sömürerek’ gerektiğinde onların yaşama şanslarını ellerinden aldık. Sahte bahçelere, aquaparklara hapsederek onları eğlence aracı kıldık. Kürklerini ‘çaldık’ ve kemiklerini eşyalarımız için kullandık. Hepsinin ötesinde ‘hayvan’ kelimesini hakaret olarak algılayacak bir kibre ulaştık.
Bu açıdan, bir dur demek için ilk yapmamız gereken hayvanların kullanıldığı ve özgürlüklerinin sınırlandırıldığı parklara, sirklere gitmemekte önemli bir hareket olacaktır. Her yıl düzinelerce yunus Japonya sahillerinde yakalanmakta ve su parklarına satılmakta geri kalanlarsa vahşice öldürülmektedir. Yunusların ve daha nice hayvanın ‘hapsedildiği’ yerlere gitmemek ve bunu olabildiğince çevremizde hatırlatmak, gerekirse videolu yayınları paylaşmak hayvanlara yardım için yapabileceğimiz basit eylemlerden bir kaçıdır. Lütfen onların bizim malımız olmadığını, onları kaçırıp eğlence veya sözde terapiler için hapsedemeyeceğimizi unutmayalım!
Fur_Carcasses_Sergey_Maximishin2
Hayvanlara olan saygı, kendimize olan saygıdır. Bizlerin hayvanlardan öğrenecek çok şeyimiz var. Şunu asla unutmamalıyız ki onlar bize değil, biz onlara muhtacız. Bu bilgeliği yeniden hatırlamak ve onları onurlandırmak, Dünya’mızın bilgeliğine erişebilmek için yapmamız gereken bir diğer önemli nokta ‘hayvan’ kelimesini kötü değil iyi anlamda kullanmak ve önce kendi bilinçaltımıza sonra da çocuklarımıza bunu yansıtmak olmalıdır. Eğer hayvan kelimesi negatif anlamdan pozitif anlama dönüşürse, hayvanlara olan bakış açımızda daha ılımlı olacaktır.
Hayvanların bilgeliğini unutmamalı ve onların bizim yol arkadaşlarımız hatta yeri geldiğinde öğretmenlerimiz olduklarını aklımızdan çıkarmamalıyız. Hepimiz gerçekten birazcık ‘hayvanlık’ etseydik, yani doğayla yeniden bütünleşip doğanın döngüsüne saygı duyup bilgeliğini hatırlasaydık, Dünya çok daha yeşil ve huzurlu bir yer olurdu. Bu bilinci yaymak, hayvanları korumak ve onların özgürce yaşamalarını sağlamak hepimizin doğuştan edindiği bir sorumluluktur

Akışta Olmak Bir Nehir Gibi

Suya bakın, nasıl da akıyor kendi yolunda. Eğiliyor, kıvrılıyor, karşısına çıkan engellerden zorlanmadan kayıyor… Gitmesi gerektiği yere doğru akıyor; nereye gittiğini bilmeden, umursamadan. Süzülüyor toprakta, adeta dans ediyor. Dans ederken söylüyor şırıltılarla şarkısını. Su akıyor, buluyor yolunu; yorulmadan, zorlanmadan, güç harcamadan kendi halinde…
“Zambakların nasıl büyüdüğüne bakın! Ne çalışırlar, ne de iplik eğirirler. Ama size şunu söyleyeyim, tüm görkemine rağmen Süleyman bile bunlardan biri gibi giyinmiş değildi!” (Matta, 6:28-29)
Akışta olmak, çok duyulan bir ruhsal terimdir. Ama ne kadar uygulayabiliyoruz? Ve ne kadar farkında olabiliyoruz bu eylemin? Her birimiz aslında akışa bırakırız kendimizi arada sırada ama yine de çoğu zaman direniriz hayatın akışına. Hayatın akışı sürprizlerle doludur, aynı nehrin akışı gibi… Bilemez karşısına hangi taş çıkacak, bilemez hangi dağdan kıvrılacak, hangi vadiye açılacak, hangi okyanusa dökülecek ama buna rağmen akar ve kendi yolunda dingince gider. Bazen akış hızlanır bazen yavaşlar hatta bazen hafifçe duraksar ama yine devam eder yolunda. İşte akışta olmanın en güzel örneği budur. Hayatın bir akışı ve bu akış içerisinde değiştiremediğimiz “koşullar” ve “kişiler” vardır. Bizler bu koşulları ve kişileri sürekli değiştirmeye ve olayları kendi lehimize çevirmeye çalışırız halbuki bu, nehrin akışına ters yüzmekle eşdeğerdir.
Akışta olmak, bütün olan olayları ve kişileri “olduğu halleriyle” kabul etmek ve direnmeden hayatın bizi götürdüğü yolculuktan keyif almak, demektir. Ama maalesef genelde ilk değiştirmeye çalıştığımız şey kendimiz oluruz ve doğamızla uyumlu yaşamayı unuturuz.
İsa’nın dediği gibi zambaklara, çiçeklere, envai çeşit böceğe, doğaya bakın. Hangisi güzel olmak için çaba sarf ediyor, hangisi kendini değiştirmek için uğraşıyor? Hiçbiri… Sadece kendilerini biliyorlar ve kendilerini kabul ediyorlar, kendi doğalarıyla uyumlu yaşıyorlar, sadece o kadar. Ve bu muazzam güzellik ortaya çıkıyor. Aynısı bizim içinde geçerli, biz de güzeliz, biz de ışıldıyoruz, kendi doğamızda mükemmelliği sergiliyoruz. Peki buna rağmen neden bunu kabul etmek yerine kendimizi değiştirmek için sürekli çaba sarf ediyoruz, neye direniyoruz. Doğamızı neden reddedip başkalarına benzemeye çalışalım ki… İşte doğanın bize verdiği mesaj budur; kendi doğanı kabul et ve onu onurlandır.
Akışta olmak, önce kendini kabul etmekle başlar, kendi doğamızı sevmek ve kabul etmekle… Ve sonra olayları ve insanları kabul etmekle devam eder ve ardından hayatın getirdiklerini sevgiyle karşılamaya dönüşür. İşte bu ruh halinde, kendi doğamızda aktığımızda sürprizlerin ne olacağına aldırmadan huzurla yol alırız. Çaba sarf etmemize gerek yoktur aslında. Ve Evren bizden çaba sarf etmemizi istemez, sadece fark etmemizi ister. Zorlukların üstesinden gelmek için çaba sarf etmemizi istemez, sadece o zorluğun neden olduğunu fark etmemizi ister, hastalıklarla savaşmamızı istemez, sadece o hastalığın ne öğretmek için geldiğini fark etmemizi ister, bize sataşan insanları alt etmemizi istemez, sadece o insanın neden karşımıza çıktığını fark etmemizi ister. Kısacası hayat bizden sadece fark etmemizi ister, bu yüzden en temel öğretidir farkındalık. Fark ettiğiniz anda, olayın arkasında yatan sebebi bulursunuz ve anında olay kendiliğinden çözülür.  Dersi aldığınızda, öğrenmeniz gerekeni öğrendiğinizde yani amacı fark ettiğinizde size zarar veren kişi hayatınızdan çıkar, hastalık iyileşir, dalgalı sular dinginleşir. Her şey olağan akışında devam eder. Berekette öyledir. Para girer, para çıkar, eşya girer eşya çıkar. Eğer siz bu akışı keserseniz örneğin eşyaları biriktirir ve atmazsanız (eski giysiler, eşyalar vb), ya da para biriktirmek için (fakirlik korkusu) ekstra çaba sarf ederseniz bu akışı engeller ve bereketin hayatınıza gelmesini engellersiniz. Hemen deneyin, yıllardır giymediğiniz giysiler varsa çıkarın dolabınızdan ve başkalarına verin. Yıllardır kullanmadığınız eşyalar varsa atın. Bakın hemen nasıl yenileri hayatınıza girecek, nasıl enerji akışa geçecek…
spiritual-energy
Evrende sürekli bir akış vardır ve her şey çaba sarf etmeksizin kendi akışında ilerler ve gelişir. En küçük yapı taşından en karışık sisteme kadar bu böyledir. Sular akar okyanuslara, yağmur yağar toprağa, tohum düşer ağaçtan ve bitki olarak yükselir topraktan. Kışın bitkiler ölürler ve yazın dirilirler, hayvanlar beslenirler ve bazen kendileri besin olurlar. Kısacası bir döngü, bir akış vardır. Akışta olmak demek, sadece bu akışa kendimizi bırakmamız ve kendi doğamızda hareket etmemiz demektir.
“Birisi yanan bir meşaleyi nehre atabilir, nehre ulaşana kadar meşale yanık kalır, nehre düştüğü anda ateş söner, nehir onu soğutur. Ben, nehir oldum. Bana küfür edersiniz onlar ateştir, bana ulaştıkları anda benim serinliğim içinde ateş kaybolur, artık acıtmaz. Siz dikenleri atarsınız, sessizliğime düşünce onlar çiçeğe dönüşür. Ben kendi yaratılışımın doğasından hareket ediyorum” Buda
riverValley
Buda’nın dediği gibi siz akışta olduğunuzda artık dış koşulların etkisinde kalmazsınız, çünkü dış koşulları kabul etmişsinizdir, bir su gibi naif ama güçlü, derinden bir şekilde o koşullarda zarar görmeden akar ve fark etmeniz gerektiğini fark eder, almanız ve öğrenmeniz gerekeni alır ve öğrenerek yolunuza devam edersiniz. İşte bu akışta olmak, tekamül yolculuğunun ta kendisidir. Bu tam olarak yaratılışın doğasında hareket etmek demektir. Bir zen ustası olan Thich Nhat Hanh der ki, “Yürürken bile yürüdüğünüzü fark edin, yavaşça toprağa basın ve dans eder gibi naifçe yürüyün.” Bu yüzden bu zen ustası öğrencilerine “yürüme” egzersizi yaptırır tabii farkındalık ile. Bu fark etmenin ve uyumlu bir şekilde yürümenin bilgeliğini sunar bize.
Yaşamak olduğundan çok daha kolay aslında, ama biz direnerek akışa ters yüzerek zorlaştırıyoruz her şeyi. Sadece kabul etmek, geçirgen olup fark etmek ve kendi doğamızda akmak, işte bu gelişimin ve akışta olmanın temelidir. Eskilerin dedi gibi;
“Su akar yolunu bulur.”

Tekâmülün Neresindeyiz?

Tekâmül, kelime anlamı olarak ‘olgunlaşma, gelişme, evrim’ gibi anlamlara gelmektedir. Tekâmülün, ruhsal literatürde anlamı ise; Ruhun insani kâmil seviyesine ulaşması için geçirdiği aşamalar ve olgunlaşma sürecidir.
Yani tekâmül, var olan Öz’e ruhun geri dönme sürecinde ruhun kademeli olarak gelişmesidir. Bu süreçte her ruhun dünyadaki temel gayesi ve arzusu tekâmül etmek, en nihayetinde nihai evrensel bilince ulaşmaktır.
Ruhumuzun derinindeki bu gayeyi fark etmemiş olsak da, içten içe hepimiz dünyevi olaylarla başımıza gelenlerin tekâmülümüzün bir parçası olduğunu biliriz. Tekâmül etmek, ruhsal vakalardan çok dünyevi sınamalar ve dersler ile gerçekleşir. Haliyle hayatta hepimiz, aslında cezanın veya ödülün olmadığını sadece öğrenilecek derslerin olduğunu biliriz. Eğer hayatımızı iyice gözlemlersek sürekli başımıza gelen olayların arkasında almadığımız dersler olduğunu görürüz. O dersi alana kadar bu zincir sürecektir. Lakin öğrenmemiz gerekeni öğrenip ruhumuzu tekâmül ettirdiğimizde, kısır döngü kırılacak ve bir daha benzer deneyimler yaşamadan yeni deneyimlere yelken açacağızdır.
İşte bu noktada aslında hepimiz Dünyada an be an geliştiğimizin farkına sezgisel olarak ulaşırız. Ama hepimizin kendimize sorduğu ve içerisinde küçük bir sitem barındıran bir soru vardır; ‘Tekâmülün neresindeyim?’
Aslında bunun net bir cevabını vermek mümkün değildir. Zira her insanın hayat yolu ve tekâmülü kişiye özgüdür. Yani ne kadar insan varsa, o kadar farklı tekâmül süreci vardır. Bu yüzden birbirimizle benzer deneyimler yaşasak hatta bazı sorunları omuz omuza aşsak da, yine de bu yolda kendi ruhumuz ile baş başa olduğumuzu biliriz. Bu yüzden ‘Tekâmülün neresindeyim?’ sorusunun cevabını her insanın kendi keşfetmesi elzemdir. Zira tekâmül sürecinin en büyük sırrı, herhangi keskin bir kuralı olmamasıdır. Yine de eski bilgeler ve ermişler bize tekâmül sürecinin neresinde olduğumuz ilgili bazı bilgiler verebilirler. Bu bahsedilen erdemleri kazanmak, tekamül sürecinin en önemli aşamalarını geçmek anlamına gelmektedir.
önyargı
Yargılamamak
Eskiler ‘Eğer yargılarsan, yargılanırsın.’demektedir. Bunun manası hiç kimsenin hiçbir insanı yargılama gibi bir lüksü ve hakkı olmamasıdır. Başkalarını yargılama hakkı ancak mükemmel bir insan olduğumuzda var olur. Lakin hiç kimse mükemmel değildir. Herkesin hataları, yanlışları ve günahları vardır. Bu süreçte başkalarını yargılamadan önce hepimizin kendimizi yargılaması şarttır. Eğer başkalarını yargılarsak, o zaman başkalarına da bizi yargılama hakkı vermiş oluruz. İşte bu kısır döngüden çıkmak için saf bir niyet ile herkesin kendi tekâmül yoluna ve özgür seçimlerine saygı göstermek zorundayızdır.
Bazen insanların yanlış yaptığını görebiliriz ve o kişiye olan derin sevgimiz,  kişiyi bu yanlıştan kurtarma isteği içerisinde olmamıza sebep olabilir. Bu süreçte yapmamız gereken, kişiye kendimize göre doğru gördüğümüz şeyi uygun bir dille, sorun yaratarak değil çözüm sunarak aktarmaktır. Tavsiye verirken yargılamadan tavsiye verilmelidir. Çünkü hepimiz yargılandığımızı hissettiğimiz anda ters psikoloji ile savunmaya geçeriz. Bu da var olan yanlışları düzeltme olanağımızı elimizden alır. Yine de her zaman için bize göre doğru olan şeyin, ‘mutlak doğru’ olmadığını da kabul etmeliyiz. Zira herkesin doğrusu kendi tekâmül sürecine göre değişir. Bu süreçte bir toplumda olabilecek en tehlikeli hastalık, yargılama hastalığıdır.
Şefkat
Bazen şefkat duygusu ile acıma duygusunu birbirine karıştırırız. Acıma duygusu bir başka kişiyi küçük görmekten öte gelirken, şefkat duygusu o kişiye karşı duyulan saf sevgiden ve ileri seviyede bir empati yeteneğinden kaynaklanır. Eski öğretiler bize, şefkat erdeminden geçmeyen kişilerin tekâmülde pek ileri olmadıklarını söylemektedirler.
Eski Budist inançlarında şefkat tanrıçası Tara (Yani şefkatin bedenlenmiş hali) arhat yolunda yürüyenlere eşlik etmektedir. Arhat; Sanskritçe’de ağırbaşlı kişi demektir. Budizm’de öfke, kin gütme, bilgisizlik ve benzeri negatif titreşimli duygulardan arınmış ve kusursuzluğa ulaşmış kişiler için kullanılan bir terimdir. Arhat tekâmül son basamağına gelerek Nirvana’ya yaklaşan kişidir. Yani tekâmül zincirini kırmış, tekâmülünü tamamlamış insani kâmildir. Arhat olmanın yolu ise en temel olarak şefkatten geçer. Aynı süreci tasavvufta da görürüz. Allah’la bir olmayı, bütünleşmeyi dileyen kimsenin öncelikle şefkat sürecinden geçmesi şarttır.
Mahayana Budizm’de en büyük erdemin şefkat olduğu öne sürülür. Bu yüzden tüm doğaya ve canlılara sonsuz bir şefkat duygusu olmadan reenkarnasyon zincirinden çıkılamayacağına inanılır. Haliyle Mahayana Budizm öğretine inananlar, büyük bir tevazuyla, bütün varlıklar tekâmül etmeden tekâmüllerini tamamlamayı reddederler. İşte bu fedakârlıkla gelen aydınlanmaya da Bodhisattva denmektedir. Yani, aydınlanmış ama başkalarını aydınlatarak tekâmül etmelerini sağlamak amacıyla dünyaya gelmeye devam eden kişi.
Başkalarına karşı şefkat gösterme erdemi, koşulsuz sevgiye atılan en temel adımdır. Aynı zamanda bu affetme eylemini de beraberinde getirir. İlerisi koşulsuz sevgi deneyimidir.
Affedicilik
Öfkeli olduğumuz birini affetme eyleme, kulağa oldukça itici gelebilir. Çok kızdığımız birini affetmeyi düşündüğümüz anda egomuz ciddi bir çıkış yapar; ‘Ama o bana bunu yaptı…’ Aslında affetme dediğimiz şey, gidip kişinin yüzüne ‘Seni affediyorum!’ demek değildir. Kastedilen şey, kişiyi kalbimizde affederek kendi yoluna gitmesine izin vermektir.
Yaşam içerisinde ilişkide olduğumuz insanlarla sürekli bir bağ halinde oluruz. Fark etmesek de en güçlü bağı affedemediğimiz insanlar için kurarız. Bunun iki olumsuz tesiri vardır: İlki affedemediğimiz kişiyle güçlü bir enerjisel bağ kurduğumuz için o kişiyi sürekli tekrar hayatımıza çekeriz. Kişi tekrar hayatımıza girdiğinde ise kızar ve öfkeleniriz, hâlbuki o kişiyi hayatımıza geri çağıran bizizdir. İkinci durum ise affedemediğimiz insanlarla olan bağların bizim tekâmülümüzü engellemesidir. Bu aynı, gemiye atılmış yükler gibidir. Gemide ne kadar fazla yük varsa, okyanusta yol olması da o kadar zor olacaktır. Bu yüzden tekâmül sürecinde hızlı ilerlemek istiyorsak ve affedemediğiz haliyle hayatımızdan çıkarmak istediğimiz insanların tekrar tekrar hayatımıza girmesini istemiyorsak, o kişileri gönülden affetmeliyiz.
Affetme çalışması aslında oldukça basittir. Bunu yapmak için illa kişiyle yüz yüze konuşmanız gerekmemektedir. Yine de affetme çalışmasını her yaptığımda, sorunlar mucizevi bir şekilde konuşarak veya karşı tarafın özür dilemesi ile (tabi haklılık payı olan taraf bensem) çözüme kavuşmuştur.  Eğer o kişinin bana kattığı bir şey yoksa, yani aradaki bağ bütünün hayrına değilse, o kişi hayatımdan uzaklaşmıştır. Yine de bu çalışmayı yaparken kimin haklı kimin haksız olduğu kısmını unutun. Bunu özgürleşmek için yapıyorsunuz. Ve siz affetme çalışması ile çevrenizdekileri affetmeye başladığınızda, bu karakterinizin bir parçası haline gelmeye başlar. Böylece her daim özgür kalmayı başarabilirsiniz.
Bu çalışmayı normalde Reiki eğitimlerinde kişilere sunuyoruz. Çünkü Reiki çalışmalarının temeli de dengeyi sağlamak ve özgürleşmektir. Bu öncü çalışmalar, reikinin akışını güçlendirmektedir.
Öncelikle affedemediğiniz insanların bir listesini çıkarın. Bu listeyi aklınıza biri gelmeyene kadar sürdürün. Burada öfkeniz ne kadar fazlaysa, affetmeniz o kadar zor olacaktır, o zaman affedene kadar meditasyonu birkaç gün sürdürün. Burada koparılan bağlar göbekten yapılan gereksiz ve dünyevi bağlardır. Zaten ulvi bağlar taç çakra ve kalp çakrasından kurulduğu için bu çalışmayı kızgın olduğumuz annemize, babamıza, akrabamıza hatta kendimize bile yapabiliriz. Herhangi bir sorun oluşturmayacaktır.
Öncelikle bir mum ile tütsü yakın. Bu sizi rahatlatacak ve odaklanmanızı arttıracaktır. Tüm depresif duygularınızdan arının ve zihninizi boşaltın. Birkaç kez derin derin nefes alıp verin. Sonra kendinizi bir sandalyede otururken imgeleyin. Karşınızda bir sandalye daha olduğunu görün ve orada da affedemediğiniz kişinin oturduğunu zihninizde canlandırın. Şimdi ikinizin göbek çevresinde yaptığınız dünyevi bağları görün. Bunlar lif lif ipliksi şekilde birbirinizin göbeği arasında olan bağlar şeklinde görülürler. (Göremezseniz de imgeleyebilirsiniz.) Elinizde mavi bir kılıç imgeleyin ve bu mavi kılıçla tek tek tüm lifleri, bağları koparın. Aynı işlemi karşıda oturan kişide mavi bir kılıçla yapsın. Bütün bağları kestiğinizi tam olarak hissettiğinizde ve bunu imgelediğinizde, kalkıp yerden kesilen bağları toplayın ve köşede yanan mor bir alev içerisine atarak, bağların nasıl yandığını görün.  Bağların yandıkça o kişiyle ilgili öfkelerden özgürleştiğinizi hissedin. Artık sizi ona bağlayan ve ilerlemenizi engelleyerek enerjinizi tüketen negatif tesirli dünyevi bağlar yok. Sonra sandalyenize imgeleyerek oturun. Karşıdakine içinizden hissederek şunları söyleyin:
‘Seni affediyorum
Senden özür diliyorum
Seni seviyorum
Seni kutsuyorum’
Bunu hissederek üç kere tekrarlayın. Sonra o kişide ayağa kalksın ve size aynı şeyleri üç kere söylesin. Meditasyonu bitebilirsiniz. Bunu yaptığınız anda o kişiyi tekrar düşünün ve o kişiye karşı hiçbir nefretinizin olmadığını göreceksiniz. Eğer kızgınlığınız, nefretiniz devam ediyorsa geçene kadar tekrarlayın.
Sevginin gücü
Sevgi, bazı ermişlere göre, evrenin yaratılmasının temel sebebidir. Aşk, tüm varoluşu yaratan temel güçtür ve tekrar aşk ve sevgi ile varoluşun özüne yani Kadiri Mutlak Yaratan’a ulaşabiliriz. Ama bu süreçte sevmeyi –en önemlisi koşulsuz ve çıkarsız sevmeyi- öğrenmemiz gerekmektedir. Bu sevme süreci bir taştan, bir hayvana ve tüm insanlara kadar tüm varoluşun içindeki nesneleri kaplamalıdır. Zira var olan her şey O’nun bir yansımasıdır, bu yüzden var olanları sevmek aslında kendi ruhumuzda var olan her şeyi sevmek demektir.
Vakti zamanında ermişin biri sürekli yanında bir taş taşırmış. Taşla her gün konuşurmuş, onla yatarmış ve sürekli taşla ilgilenirmiş. Taşa o kadar büyük bir ilgi gösterirmiş ki, en nihayetinde halktan biri bu deli dervişe, taşa gösterdiği ilginin nedenini sormuş.  Derviş; “Eğer bu cansız sandığımız taşı bile sevmeyi öğrenirsem, belki o zaman tam anlamıyla insanları da sevmeyi öğrenebilirim” diyerek yanıtlamış. İşte bu süreç, tüm kâinatın her zerresini sevmeye giden yoldur.
Eski tasavvuf dergâhlarında kişiye koşulsuz sevgiyi öğretmek için ‘Ya Vedud’ esmasının zikri öğretilirdi. Eğer bu zikri düzgün yaparsanız, belli bir süre sonra tüm kalbinize muhteşem bir ilahi aşkın dolduğunu hissetmeye başlarsınız. Bu sevgi o kadar ilahi ve yoğundur ki çevrenizdeki her şeyi sevmeye başlarsınız. Gördüğünüz bir taşı, ağacı, o sırada çevrenizde olan insanları, kısaca gördüğünüz her şeyi… Bu aşk-sevgi o denli saf ve yoğundur ki sanki bir anlığına tüm kâinatı kalbinizde hissederseniz. Kalbiniz kâinatın koşulsuz sevgiyi barındıran kalbiyle aynı ritimde atmaya başlar. İşte bu gerçek aşkın yani koşulsuz sevgi deneyiminin biz insanların yaşayabileceği küçük bir kısmıdır. Ya Vedud esmasının zikrindeki en büyük sır, esmayı ağızla değil gönülle zikretmektir. Bunun için önce esmayı ağızdan zikretmeye başlar sonra yavaşça kalp çakranıza indirir ve kalben esmayı zikretmeye başlarsınız. İşte bu kalben zikretme sürecinde ilahi aşkın tezahürünü yaşayabilirsiniz.
Tasavvuf öncesi antik bilgeliklerde bu ‘Venüs’ gezegeni ile ilgili çalışmalarla gerçekleştirilirdi. Venüs aşkın ve sevginin gezegenidir ve Venüs gezegenin saatinde aşk tesirlerini hissetmeye başlarız. Eskiden koşulsuz sevgi deneyimi için Cuma gününün ilk saatlerinde, Venüs ritüeli gerçekleştirilir ve evrenin sevgi enerjisi kalp çakrada hissedilirdi.
Kültürden kültüre değişse de sevgi hissiyatı değişmemiştir. Bu ilahi sevgiyi tetikleyecek şeyler; zikirler, mudralar, mantralar, insani aşk, hayvan sevgisi, müzik (özellikle ilahi), şarkı söylemek gibi eylemlerdir.
Olumlu Düşünmek
Bence olumlu düşünme kısmı bu kavramlar arasında en yanlış anlaşılan kısımdır. Olumlu düşünmek demek, kendini olumlu düşünmeye ‘zorlamak’ demek değildir. Olumlu düşünme eylemi, hayatın gidişatı için her işin bir hayrı olduğunu içsel olarak bilmek ve her şeye rağmen iç huzuru yakalama eylemidir.
Bu noktada en tehlikeli durum, bir konu hakkında kendimizi olumlu düşünmeye zorlamaktır. Başımıza kötü bir durum ve kötü düşünceler geldiğinde, kendimizi olumlu düşünmeye zorlarsak, bu olumsuz düşünceleri bilinçaltında ‘bastırmış’ oluruz. Ve bilinçaltı seviyesinde bastırılan her duygu ve düşünce artarak eylemlere dönüşmek ister. Bu da bilinçaltının biz farkında olmasak da sürekli bastırdığımız negatif düşünce yayılımı yapması ve hayatımıza felaketleri getirmesi demektir. ‘O kadar olumlu düşünüyorum ama yine de başıma geldi.’ dediğimiz anlar genelde gerçekten olumlu düşünmediğimiz sadece kendimizi zorlayarak olumsuz düşünceleri bastırdığımız anlardır.
Haliyle yapmamız gereken öncelikle olumsuz bir durumda kendimizi olumlu düşünmeye zorlamamaktır. Bırakın enerji serbest kalsın, birkaç dakikalığına olumsuz düşünmenin bize verdiği hazzı yaşayalım (Birçoğumuz olumsuz düşünmekten haz alırız, bu egosal ve doğal insani bir durumdur.) Böylelikle enerji serbest kalsın. Bundan sonra yapmamız gereken yavaşça sakinleşip, o serbest kalan enerjiyi ‘bastırmak’ değil ‘dönüştürmektir’. Dönüştürme işlemi esasında olumsuz düşünceyi bastırmaktan çok daha kolaydır. Tek yapmamız gereken, önce olumsuz düşünceyi önemsemeyerek,  düşünce frekansının güçlenmesini engellemektir. Ardından var olan olayın olumlu taraflarına odaklanarak, olayın arkasındaki hayrı görmeye çabalamaktır. Olayın arkasındaki hayrı gördüğünüz an, enerji negatiften pozitife dönüşmeye başlar.
Bir örnek vermek gerekirse; sabah erkenden kalktık ve kahvaltı için çay koymaya gittik. Lakin çay üstümüze döküldü, ardından arabanın anahtarını bulamadık ve acil bir toplantıya yetişmemiz gerekiyor. Kısacası tam bir kaos anı. O an düşündüğümüz ilk şey ‘Sabah güne kötü başladım, her şey kötü gidiyor, her şey daha da kötüye gidecek’ olacaktır. Eğer bu düşünceye odaklanırsak veya ‘olumsuz düşünmemeliyim olumlu olacak her şey güzel olacak’ şeklinde bu düşünceyi bastırmaya çalışırsak tüm günümüz kaotik geçecektir. Bunun yerine ilk yapmamız gereken, önce derin bir nefes alıp vermek ve ‘Evet kötü bir başlangıç yaptım ama bunu iyi bir başlangıca çevirmek benim elimde’ düşünce kalıbına odaklanmaktır. Eğer olumsuz düşünceyi serbest bırakırsanız, onu dönüştürmenin ne kadar olay olduğunu göreceksinizdir. Ardından hemen sizi mutlu eden bir şey yapın, mesela bir çikolata yiyin. Sakinleştiğinizde tüm bu kaotik şeye neyin neden olduğunu düşünün; rahat uyuyamadınız mı ya da toplantı için panik halinde misiniz? Gerekli kaotik duyguyu bulduğunuzda, enerji olumluya dönmeye başlayacaktır. Çünkü siz görmeniz gerekeni görmüşsünüzdür.
Bu süreçte zihni sürekli kontrol etmek çok önemlidir. Ne olursa olsun olumsuz enerjiyi (düşünceyi) bastırmak yerine serbest bırakarak dönüştürmek oldukça önemlidir. Belli bir süre sonra olumlu düşünme durumu otomatik gerçekleşmeye başlayacak ve en olumsuz anlarda bile hayra odaklanarak düşünceyi değiştirebileceksinizdir.
Kendini Gözlemlemek
Bu temel erdemler tasavvufi bilgilere ve eski bilgeliklere göre, tekâmül basamağının en önemli kademeleridir. Bu duyguları ve felsefeleri ne kadar hayatımıza geçirebildiğimizi gözlemleyerek kendi tekâmülümüz konusunda bir fikir edinebiliriz. Eğer bunlar içerisinde eksiğimiz varsa, zaten hayat doğru erdemleri öğrenmemiz için gerekli fırsatları bize sunacaktır. Sürekli farkındalık halinde kalıp, gelen deneyimleri sevgiyle kabul edip yol almalıyız.  Bu deneyimler bize en önemli erdemleri öğretmek ve hayatımızda bu erdemlerle yaşar hale getirerek, kişiliğimizin bir parçasını oluşturmamızı sağlayacaktır. Böylelikle adım adım tekâmül sürecini acısıyla, neşesiyle ama her daim bir şeyler öğrenerek sürdürebiliriz.
Gözlemleme sürecinde öncelikle samimi üç arkadaşınıza sizin hakkında olumlu ve olumsuz özellikleri yazmalarını isteyebilirsiniz. Onların yazdıklarına bakmadan önce siz de kendinizle ilgili olumlu ve olumsuz özellikleri bir kâğıda yazın. Ardından karşılaştırma yaparak bunun üzerine tefekküre dalın. Bu sırada arkadaşlarınızın ne yazdığı ya da başkalarının sizde ne gördüğünü çok fazla önemsemeyin, zira her zaman doğru bir görüş olmayabilir. Yine de dışarıdan birinin size bakışı kendinizle ilgili bazı ipuçları yakalamanızı sağlayabilir.
Kağıda olumlu ve olumsuz özellikleri yazdıktan sonra, bir Pazar akşamı derin bir meditasyon yapın. Zihninizi boşaltın. Ardından kendinizi karşınızda hayal edin. Kendinize sorular sorun, karşıdaki siz de cevap versin. Bu içsel sorgulama süreci sonucunda, kendinize bir hafta boyunca dışarıdan gözetleyeceğinizi söyleyin. Bu telkini ve olumlamayı kendinize yaptıktan sonra, bir haftanızı sürekli kendi eylemlerinizi gözlemleyerek geçirin. Ne kadar sıklıkla insanları yargılıyorsunuz? Şefkat gösterdiğiniz kaç kişi oldu? Sevmediğiniz ve affetmediğiniz insanlar kimler ve onda-kendinizde ne tür hatalar görüyorsunuz? Olumsuz geçen günlerin olumsuz geçme sebepleri neler? Gibi soruları sürekli sorarak ve her günün sonunda gününüz gözden geçirerek bir haftanızı objektif olarak dışarıdan kendinizi gözlemlemeyle geçirin. Böylelikle bu kıstaslar eşliğinde tekâmülün neresinde olduğunuz ve gelişim için neler yapabileceğiniz ile ilgili bilgileri toparlayabilirsiniz.

Gökkuşağı Savaşçıları

Hopi kızılderilileri hayvanların ve ağaçların yok olmaya başladığı, insanların nefreti sevgi yerine seçtikleri bir dönemden bahsederler. Bu dönemde hayvanları ve doğayı seven “Gökkuşağı savaşçıları” isimli bir neslin yükselişini kurtuluş olarak görürler. Siz de barışı istiyor ve doğayı seviyorsanız, sizde gökkuşağı savaşçısısınız demektir.
rainbow-world
Hopi kızılderililerin kehanetine göre; “Gelecekte hayvanlar kaybolmaya başlayacak. İnsanlar artık kurt, ayı ya da kartal göremeyecek ve dev ağaçlar da ortadan yok olacak. İnsanlar birbirieyle savaşacak ve diğerlerini sevmeyecekler. Gökyüzündeki güzel Gökkuşağı solmaya başlayacak ve insanlar artık daha fazla Gökkuşağı’nı göremeyecek.”

İşte bu süreçte yeni çocuklar gelecek…

“Ve bu çocuklar hayvanları sevecek ve hayvanları geri getirecekler. Onlar ağaçları sevecekler ve dev ağaçları geri getirecekler. Ve bu çocuklar insanları sevecekler ve birbirlerini sevmeleri, birlikte huzurla yaşamaları için yardım edecekler. Bu çocuklar gökkuşağını sevecek ve gökyüzünde güzel gökkuşağını geri getirecekler. İşte bu sebekler onlara gökkuşağı savaşçıları denecek “
rainbow (2)
Kehanetin devamı şöyle diyor;
“Yerküre ölmeye başladığında, bütün renklerden ve bütün inançlardan yeni bir kabile yükselecek. Bu kabile Gökkuşağı savaşcıları olarak anılacak ve değişimi boş laflarla değil inançlı eylemlerle gerçekleştirecekler.”
Şimdi size soruyorum; Hayvanları seviyor musunuz yoksa nefret mi ediyorsunuz?Ağaçları seviyor musunuz yoksa onlardan nefret mi ediyorsunuz? İnsanları seviyor musunuz, onlardan nefret mi ediyorsunuz? Gökkuşağı’nı seviyor musunuz yoksa ondan nefret mi ediyorsunuz?
Eğer ağaçları, hayvanları, insanları ve muazzam Gökkuşağı’nı seviyorsanız ve onların geri gelmesi için elinizden geleni yapıyorsanız siz de bir Gökkuşağı savaşçısısınız demektir.
Öyleyse din, dil, ırk ayrımını bir kenara bırakıp, sevmenin ve birlik olmanın zamanı geldi demektir. Önce kendimizi sonra da çevremizi dönüştürmenin zamanıdır artık. Küçük eylemlerle, birlik içerisinde sesi duyurmanın ve toprak anayı şifalandırmanın çağındayız.
11Mandala
Yavaşça insanların kalplerinde, birlik ve sevgi tohumlar yeşeriyor, bu tohumlar yeşerdikçe, kötülüğe ve kaosa bağımlı olmuş insanların da zulmü ve cahilliği,bağnazlığı artıyor. Ama artık zaman, cahilliğin değil, bilgeliğin ve sevginin zamanı… Adım adım inançla, bu kehanet gerçekleşecektir. Geçtiğimiz aylarda tek ağacın kesilmemesi için zulme ve cahilliğe karşı başlanan direnişi hatırlayın, Tüm dünyada yaygınlaşan ve tek yürek halinde yükselen sesi hatırlayın, bunlar gidilen yolun işaretleridir.
100. sayısına ulaşan İndigo Dergisi bu amaçla yola çıktı, biz bu amaçla yola çıktık; insanları, hayvanları, doğayı, farklılıkları sevmek ve bu sevgiyi yaymak, farkındalıkla insanların bir arada huzur içinde yaşaması için… Artık dönüşüm zamanı; kalplerin, çevremizin ve Dünya’nın dönüşüm zamanı.